16 Haziran 2011 Perşembe

SUYUN- elem HALİ: GÖZYAŞI..


Bir alev halinde düştün elime

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi Orhon

Hani Refref Süvarisi’nin sözüdür: ‘‘Hiçbir damla yoktur ki o, Allah katında O’nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından veya Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun.’’

Gözyaşına ne diyebilirim ki!.. Dizi dizi şiir desem haksızlık olur; tane tane inci desem yetersiz kalır. Akın akın yabanlara giden de, uzak uzak sevdaları yakın eden de odur çünkü… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek içindir o; sultanlar ayağına düşürmek içindir.

Bütün boşluklarını o doldurur ömrümüzün… Söylenmedik sözler yerine o vardır yanımızda. Sevdaya dair yeminlerden sonra ve gülleri saran dikenlerden önce o vardır. Zamandan geriye düşmüş acılar için, manada biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda, ve Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda hep o vardır, hep o vardır…

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tövbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Bir gözyaşı, bir cevherdir, ateşten kaynayan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateştir aslında o, dumanı ah ile çıkan. Onun içindir ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki, gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazat acılarını gözyaşıyla anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan ve toplasanız gözyaşlarını âşıkların, dalgalı bir deniz olur. Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

Ağlamayı ibadet sayan bir medeniyetin çocuklarıyız biz. Çünkü ağlamak Hakk’a tevazu göstermenin şiddet halidir. Üstelik tıbben de yararlıdır. En azından ülserin koruyucu hekimi sayılır. Ağlama esnasında gözyaşıyla birlikte salgılanan ‘‘lyzozyme’’ adlı maddenin vücuttan atılması sağlıklıymış. Aksi takdirde kanda kalırsa mideyi tahriş edermiş. Ve kadınlar sık ağladıkları için pek ülser olmazlarmış.

Şaire kulak verelim yine:

Tohumu eken bilir

Gözyaşın döken bilir

Gül kadrin diken değil

Çileyi çeken bilir

Ve Karacaoğlan’ı analım o muhteşem dizesiyle:

Değirmenler döner çeşmim yaşından

Sonra da Asaf Halet’in ‘’He’’ trajedisine kulak kabartalım:

Vurma kazmayı, Ferhâaaad, He’nin iki gözü iki çeşme, Âaah

Kasrında şîrîn de böyle ağlıyor, Ferhâaaad

Dört Güzeller İskender Pala

Affedermisin Allahım

video

Affedermisin Allahım

video

15 Haziran 2011 Çarşamba


Sonu belli olmayan bir yoldur hayat. Önüne ne zaman, neyin

çıkacağını bilemezsin....

Bazen bir şeyler alır götürür senden,

tutamazsın...!

Bazen de hayatın getirdiklerinden kaçmak

istersin, ama kaçamazsın...

Böyledir hayat, bir türlü

anlayamazsın...

Ve bir gerçek vardır: "ACIYI tatmadan,

MUTLULUĞU tadamazsın...

✿ܓ✿ܓ✿ܓ✿ܓ✿ܓ✿


Bir adam Medine'de bir ev yaptı. Oradan ayrıldığı bir zaman Ebu Hureyre (ra) gelip evin kapısına dikildi. Orada bir de Arabi dikiliyordu.

Ev sahibi geldiğinde: Otur ya Eba Hureyre! Evimin kapısı üzerine ne yazmamı tavsiye edersin? diye sordu.

Ebu Hureyre (ra): Kapının üzerine: Harab olması için yaptım, ölmek için doğdum ve varisler için topladım yaz! dedi. (Ebu Nu'aym, Hilyetü'l-Evliya, 1/384; İbni Asakir, Tarihu Medineti Dimeşk, 148)


~KaRaGüLLe~
“Ey can!
Şu fâni varlıklara gönül vererek yerlerde sürünme;
aşk kanadını aç da, birazcık yüksel, uç!
Çünkü ay, yerde değildir, yücelerdedir;
gölge ise aşağılardadır!
Dilenciler gibi her kapıyı çalma, her kapıdan bir şey bekleme!
Aklını başına al, yer kapılarını çalma da gök kapısını çal!
Korkma; sen, üstün bir varlıksın!
Elin göklere kadar uzanır; gök kapısını çalabilirsin!”

Hz. Mevlânâ




Aşkı anlatmak için bin söz desem


Görse bir aşık susarmış dil o dem


Söz de kâfi gerçi aşkın şerhine

Şerh olandan olmayan yeğdir yine


Her ne var dünyada şerh eyler kalem

Aşkı anlat derseniz çatlar o dem

[Hz. Pir Mevlana]

SEV/mek en başında

edeb ile HAYAile

AR ile

sükut ileSEVMEK /en layık olanı..

Allaha ısmarladık..




Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim..

Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim...

Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim ama senden başka kimse duymayacak...

Kimse anlamayacak...

Aşık odur ki,

ALLAH'tan aldığı aşk emanetini ALLAH'a verir.

Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk'a


kurbandır.

Şems

11 Haziran 2011 Cumartesi

Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır.

Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır.
Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.

HZ.MEVLÂNÂ

~KaRaGüLLe~
Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım!

"Gün gelecek Allah'a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi
biliyorum" demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini
yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun
uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği
üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda.

Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını
gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük
kapılar açtığını gördükçe "verdiğin acılar için sana şükürler olsun
Allah'ım!" demeye başladı.

Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde
aşağıdaki hikayeyi yollamıştım.

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle
salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler,
renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı
hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile
geldi ve kadına şöyle dedi;

"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep
böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.

"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir
sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim
sıkıntılara dayanamayıp:

"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.
"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm,
döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
"Henüz değil!"
"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu
şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu.
Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"
"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha
değil!" diyordu.

"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes
alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın
üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her
tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı:
"Henüz değil!"

"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan
ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin
iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye
şündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha
değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla
gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı
ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım,
hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve
usta şöyle dedi:

"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"

Ona "Evet" dedim.
Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar

tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."
"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler
sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim."
Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir.

Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
alıntı

Gel ey gecenin yıldızı! Kurduğum hayallere can ol da, artık güneşi görsün gönlümdeki çiçekler...
Ben Eyyüp değilim ey Yâr! bunca zulmetme, sabredemem...
Narında yanarım şikayet etmeden.. Ama gel ey gül-i can/ım ömrümün son demi gelmeden..![BEDİA USLU]